Patronumdan
Alanya Hakkında Genel Bilgi

Ören yerleri ve müzeler

Fotoğrafları Büyüt

GENEL BİLGİ

Alanya, geniş plajları, tarihi eserleri, modern otel ve motellerin sayısız balık lokantaları, kafe ve barlarıyla mükemmel bir tatil merkezidir. Gelenleri ilk karşılayan, Alanya Yarımadası'nın üzerinde bir taç gibi kurulmuş olan ve 13. yüzyıldan kalma şahane Selçuklu Kalesidir. Etkileyici kalenin yanı sıra eşi benzeri olmayan tersanesi ve anıtsal güzellikteki sekizgen Kızıl Kule görülmeye değerdir. Limanı çevreleyen kafeler ve barlar akşam saatlerinde liman yolu boyunca el sanatları, deri, giysi, mücevherat, el çantaları ve yöreye özgü ilginç renklere bezeli  su kabaklarının satıldığı butikler yer alır.

 

Eğer mağaraları keşfetmekten hoşlanıyorsanız Damlataş Mağarası'nı gezmeniz gerekir. Mağara yakınında Etnografya Müzesi yer almaktadır. Tekneyle üç deniz mağarasına ulaşabilirsiniz: fosforlu kayalarıyla Fosforlu Mağara, korsanların kadın esirleri tuttukları Kızlar Mağarası ve Aşıklar Mağarası. Alanya'nın 15 km. doğusunda yer alan Dim Çağı Vadisi gölgelerin serinliğinde dinlenmek için ideal bir yerdir. Tüm sahillerinden denize girilebilen Alanya tam bir güneş, deniz, kum cennetidir.

 TARİHİ KIZIL KULE

Limandadır. Beş yıl süren uzun bir kuşatmadan sonra Sultan Alaaddin Keykubat Alanya'yı ele geçirmiş ve kızıl kulenin inşa emrini Alanya tersanesini koruması için vermiştir. Kızıl kule, Alanya’yı temsil eden en önemli şehir markasıdır. 250.000 TL lik banknotlarının üzerine basılmıştır. Kentin sembolü olan sekizgen planlı yapı 13. yüzyıl yapımı, Selçuklu sanatının eşsiz örneklerinden biridir. 1226 yılında Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından Sinop Kalesi’ni yapan Halepli yapı ustası Ebu Ali Reha el Kettani’ye yaptırılmıştır. İnşaat sırasında belli bir yükseklikten sonra taş blokları kaldırmak güç olduğu için üst kısmı pişmiş kırmızı tuğlalarla yapılmış ve bu nedenle Kızılkule adını almıştır. Kule duvarlarında antik çağdan kalma mermer bloklar görülmektedir. Sekizgen planlı ve her bir duvarı 12.5 metre genişliğinde olan kulenin yüksekliği 33 metre, çapı 29 metredir. İçinde zemin dahil beş kat vardır. Kulenin üstüne yüksek aralıklı ve 85 basamaklı taş merdivenle çıkılır. Kulenin alt kısmında bulunan kesme taşların Dim Boğazı'nın doğusundan getirildiği bilinmektedir. Kızıl Kule'nin bulunduğu yer itibariyle doğu cephesi ile batı cephesi arasında iki metrelik bir yükseklik farkı vardır. Yükseldikçe mazgal deliklerinden çevreyi gözetleyebilirsiniz. Kulenin en üst katı açıktır. Aşağıya baktığınızda yükseklikten ürperecek, yarımadayı çepeçevre saran surlarla aralarına serpiştirilmiş kuleleri, limanı, beş gözlü tersanenin etkileyici görüntüsünü ve şehrin doğu bölümünü seyretme olanağı bulacaksınız.

Kulenin tepeden aldığı güneş ışığı birinci kata kadar ulaşır. Kulenin ortasında bir sarnıç bulunur. Kule denizden gelecek saldırılara karşı limanı ve tersaneyi korumak amacıyla yapılmış ve yüzyıllar boyunca askeri amaçla kullanılmıştır. İnşa sırasında Antik Çağa ait devşirme malzemeden yararlanılmıştır. Her bir yüzdeki mazgallar, gözetleme pencereleri, düşmana zift ve kaynar su dökmeye yarayan önleri peçeli delikler yapıya ayrı bir güzellik verirler.  1950’li yıllarda onarılan kule 1979 yılında ziyarete açılarak birinci katı Etnoğrafya Müzesi’ne dönüştürülmüştür.

SELÇUKLU TERSANESİ

Kızıl Kule’den çıktıktan sonra surlara bitişik patika yolu izleyip karşınıza çıkan merdivenden indiğinizde yaklaşık 200 metre sonra  tersaneye ulaşacaksınız. Selçukluların Akdeniz'le ilk tanışmalarını simgeleyen Tersane de Alanya Kalesi'nin bütünlüğü içerisinde tüm görkemliği ile sağlam bir şekilde durmaktadır. Alanya Tersanesi, Türklerin kurmuş olduğu ilk organize tersane olarak kabul edilmektedir. Bu tersane, Kızıl Kule'den iki yıl sonra, 1228 yılında Sultan Alâüddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır. Sultan bu gayretiyle, doğudan gelebilecek tehlikelere karşı koyarak "Sultanülbahreyn" (İki denizin sultanı) olma arzusunu gerçekleştirmiş olur. Tersane 56,4 metre uzunluğunda, 44 metre derinliğinde ve beş gözlüdür.  Her göz, 7,70 metre genişliğinde, 42,30 metre derinliğindedir. Derinlikteki 1, 7O metrelik fark, duvarların kalınlığından kaynaklanmaktadır. Giriş kapısındaki yazıt Sultan'ın armasını taşımakta olup rozetlerle süslüdür. Tersanenin bir yanında mescit öteki yanında muhafız odası bulunur. Gözlerden birinde de zaman içinde körlenmiş bir kuyu vardır Kapının tam ortasına yaklaşıp başı­mızı yukarı kaldırdığımızda yazıldığı günkü özellikleri aynen mevcut olan kitabesini görürüz. Şimdi kapısından içeri biraz da dikkatli olarak basamaklardan inerek birinci göze girelim.Yukarıda ölçülerini verdiğimiz bu gözün aynısı olan diğer gözleri de gezip tersanenin en güney kısmında bulunan küçük kapıdan dışarı çıkalım. Burası kayalık bir yerdir. Başımızı batıya ve yukarıya kaldırdığımızda kesme taşlardan yapılmış Tersane'yi güney­den gelebilecek güçlere karşı, koru­ma görevini üstlenen tophane Tersane Kulesi'ni göreceğiz. Bu kule iki katlıdır. Alt katında deniz tarafına doğru iki oda mevcuttur. Bu odalar­dan denize ve karaya birer pencere açılır. Burada bulunan dar bir geçitten kulenin antresine, oradan da sol taraftaki odaya geçilir. Buradaki küçük geçitten üst kata çıkılır. Üst kata çıktığımızda alt kat­tan farklı odalar göreceksiniz. Zama­nında kule muhafızlarının su ihtiyaç­larının sağlandığı büyükçe sarnıç bugün bile kullanılır vaziyettedir. Bu kulenin yapım tarihi, mevcut kitabeye göre 1228'dir. Tersaneyi güvence altına almak amacıyla yapılmış olduğu sanılan Tophane 14 x 12 metre ölçülerinde iki katlı dikdörtgen bir plan göstermektedir. Bu yapı da Sultan A. Keykubat'ın eseridir.

TOPHANE

Tersane’nin bitişiğinde denizden 10 metre yüksekliğinde bir kayaya tersaneyi korumak amacıyla yapılan Tophane vardır. 1227 yılında kesme taştan inşa edilen üç katlı ve dikdörtgen planlı yapıda aynı zamanda savaş gemileri için top döküldüğü bilinmektedir. Tersane ve Tophane’nin Kültür Bakanlığı ve Alanya Belediyesi tarafından bir Denizcilik Müzesi’ne dönüştürülmesi için çalışmalar sürmektedir.

DARPHANE

Yarımadanın ucunda, uzunluğu 400 metreyi bulan sarp kayalıklardan oluşan Cilvarda burnu üzerindeki yapılardır. Halk arasında “darphane” olarak anılmasına karşın kesme taştan inşa edilmiş binalarda para basılması söz konusu değildir. 11. yüzyıldan kalma taş yapılardan biri küçük bir kilisedir, diğerlerinin ise manastır olarak kullanılma olasılığı yüksektir. Küçük kilisenin kubbesi ayakta durmaktadır. Kayaların üstünde bir de sarnıç vardır. Cilvarda burnundaki yapılar topluluğuna İç Kale’den kayalara oyulmuş basamaklarla bir yol bulunmasına karşın yol günümüzde kullanılamaz durumdadır. Denizden çıkış ise zor ve tehlikelidir. Gerek İç Kale’den seyredildiğinde gerekse denizden teknelerle burnu dönerken, etkileyici bir görüntüsü vardır.

ER KAPISI

Tarihi yolun günümüze kadar uzanan bölümleri mevcut.Kale kapısından Er kapısına doğru uzanan yol nispeten iyi korunmuş durumda.Taç kapının güney batısında,dik bir yamaç üzerinde kıvrılarak yukarı doğru uzanan bu yol,kalenin en eski yolu olmalı.Asırlardır nice tarihi olaylara tanıklık eden bu yol sizi şaşırtacak kadar kısa bir sürede kalenin zirvesine taşır.

ALANYA KALESİ

Denizden ve karadan zor ulaşabilirliği nedeniyle tarih boyunca devamlı yerleşime uğramış olan Alanya Kalesi; Anadolu'yu süsleyen yüzlerce kaleden bugün ayakta kalabilmiş, en iyi korunmuş olanlarından birisidir. Surlarının uzunluğu 6.5 kilometreyi bulan Alanya Kalesi, denizden 250 metreye kadar yükselen yarımada üzerindedir... Kandeleri adıyla da bilinen Alanya yarımadasındaki yerleşim, Helenistik döneme kadar inmekle birlikte günümüze kalan tarihi dokusu 13. yüzyıl Selçuklu eseridir. Kale, 1221 yılında kenti alıp yeniden inşa ettiren Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır. Kalenin 83 kulesi ve 140 burcu vardır. Ortaçağda surların içine yerleşmiş kentin su gereksinimi sağlamak üzere 400’e yakın sarnıç yapılmıştır. İçkalenin orta kısmında yer alan tuğladan yapılmış iki adet Selçuklu Devri su sarnıcı bugün de işlevini sürdürmektedir. Surlar, planlı bir şekilde Ehmedek, İçkale, Adam Atacağı, Cilvarda burnu üstü, Arap Evliyası Burcu ve Esat Burcu’na inerek Tophane ve Tersane’yi geçip Kızılkule’de son bulacak şekilde inşa edilmiştir. Yarımadanın zirvesinde açık alan müzesi olarak değerlendirilen içkale bulunmaktadır. Sultan Alaaddin Keykubat sarayını burada yaptırmıştır... İçkaledeki başlıca yapılar batı hariç diğer cephelerde kale duvarlarının içine dayandırılarak inşa edilmiştir. Kalede yerleşim günümüzde de sürmektedir. Ahşap ve kagir tarihi evlerin önünde tahta tezgahlarda ipek ve pamuklu dokuma yapılmakta, değişik figürlerde su kabakları boyanmakta, küçük bahçelerde otantik yemek servisi verilmektedir. Son yıllarda Türk bilim adamlarınca, güneydoğu köşeye doğru uzanan büyük yapı grubunda arkeolojik kazılar yapılmaktadır. Son bulgular burasının sultan sarayı olabileceğini göstermektedir. İçkalede bugün gezerken görebileceğiniz diğer yapı grubunun da, askeri amaçlı kışla, yatakhane ve depo olabileceği sanılmaktadır. Kaleye iki yoldan çıkmak mümkün. Biri çarşıdan, Kuyularönü Camisinin hemen arkasından, diğeri de Damlataş Mağarası yönünden. İkinci yol biraz dik ve virajlı. Onu inerken kullanmak üzere çıkışta ilk yolu tercih etmekte yarar var. Dolmuş ya da taksilerle çıkacaksanız hiç değilse dönüşte yürüyün ve kale gezintisinin tadına varmış olun. Ayrıca kaleye çıkan yol üzerinde ve limana egemen yamaçlarında restoran ve kafeteryalar vardır. Kale taşıt trafiğine açıktır. Yürüyerek ise yaklaşık 1 saatte çıkılabilir. Ehmedek’ten bir patikayla ya da geri dönüp asfalt yoldan yarımadanın en üst noktasına, İç Kale’ye çıkılıyor. İç Kale’ye giriş ücretli. Giriş kapısı geniş avluya açılıyor.

İç kaledeki önemli noktalardan biriside  Adam Atacağı Kulesidir. Denizden 250 metre yükseklikteki kuleye çıkıp bir oyun oynayın. Bir taş alın elinize ve niyet tutun. Taş denize ulaşırsa dileğiniz kabul olacaktır. Siz taşı denize ulaştırabilir misiniz bilinmez ama, benzer bir oyunun Roma döneminde mahkumlara oynatıldığı rivayet edilir. Ellerine üç taş verilen mahkumlar, bunlardan birini denize ulaştırırlarsa kurtulur, başaramazlarsa kendileri mancınıklarla denize fırlatılırlarmış. Adam Atacağı ismi bu rivayetten geliyor.

Surlarının uzunluğu 6.5 kilometreyi bulan Alanya Kalesi, denizden 250 metreye kadar yükselen uçurumımada üzerindedir. Kandeleri adıyla da bilinen Alanya uçurumımadasındaki yerleşim, Helenistik döneme kadar inmekle birlikte günümüze kalan tarihi dokusu 13. yüzsene Selçuklu eseridir. Kale, 1221 seneında kenti alıp yeniden inşa ettiren Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmıştır. Kalenin 83 kulesi ve 140 burcu vardır. Ortaçağda surların dahiline yerleşmiş kentin su gereksinimi sağlamak üzere 400’e yakın sarnıç yapılmıştır. Sarnıçların bir kısmı günümüzde de kullanılmaktadır.

BEDESTEN

Kale içinde, Süleymaniye Camisi yakınındadır. 14. ya da 15. yüzyılda Karamanoğulları döneminde çarşı veya han olarak yapıldığı sanılmaktadır. Kesme taştan dikdörtgen planlı bir yapıdır... 26 odası vardır ve 13 metre genişliğinde 35 metre uzunluğunda bir avluya sahiptir. Tarihi bina günümüzde otel, restoran ve kafeterya olarak kullanılmaktadır... Avluya açılan orta çağ dükkanları, otel odası olarak düzenlenmiştir. Bahçe kısmında, merdivenle inilen büyük bir sarnıç vardır. Bahçenin manzarası, bir yanıyla yukarıdaki kale surlarına, aşağıdaki Akdeniz’e ve kumsala bir yanıyla da Toros dağlarına hakimdir. Bedesten, işletmecisinden izin alınarak gezilebilir.

EHMEDEK

Kale’nin kuzey yamacında Bizans döneminden kalan küçük kalenin yerine Selçuklu döneminde “orta kale” olarak yeniden inşa edilmiştir. Giriş kapısındaki kitabeden 1227 yılında yapıldığı anlaşılmaktadır.Adını, Selçuklu döneminin inşaat ustası “Ehmedek”ten aldığı sanılmaktadır. Üçer kuleli iki bölümünden oluşan orta kale, kara saldırılarına karşı stratejik bir yerde ve aynı zamanda sultanın sarayının bulunduğu iç kaleyi de koruyacak konumdadır. Kulelerin günümüze kadar gelen duvarları Bizans döneminde kayalardan yontularak yapılmıştır. Orta kalenin içindeki üç sarnıç günümüzde de kullanılmaktadır. Kale duvarlarında Selçuklu döneminden kalma gemi resimleri vardır.

SÜLEYMANİYE CAMİİ

Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubad tarafından kentin yeniden düzenlenmesi sırasında 1231 yılında kalenin zirve kısmında, İçkale’nin hemen dışında yaptırılmıştır. Ancak sonraki yıllarda cami yıkılmış ve 16. yüzyılda Osmanlı döneminde Kanuni Sultan Süleymantarafından tekrar yaptırılmıştır. Tek minareli cami, Alaaddin, Kale ya da Süleymaniye adıyla anılır. Yapı moloz taştan ve kare planlıdır. Sekizgen kasnak üzerine, kiremitli bir kubbesi vardır. Kubbenin askılık görevi üstlenen kısmına akustiği sağlamak için 15 küçük küp yerleştirilmiştir. İbadet sırasında bu özellik ortaya çıkmaktadır. Son cemaat yeri, dört ayak üzerine kiremitli üç kubbe ile örtülüdür. Kapı ve pencere kapakları Osmanlı döneminin ahşap oyma işçiliğinin güzel bir örneğidir.

KİLİSE

İçkalenin yaklaşık ortasına isabet eden yerde küçük bir Bizans Kilisesi göze çarpmaktadır ki, bu da kalenin inşa edildiği tarihten çok önceleri de kullanılmakta olduğunu kanıtlamaktadır. Ayrıca kilisenin günümüze değin kalabilmesi, Selçukluların farklı dinden olanlara ve onların tapınma yerlerine gösterdikleri bir saygının da kanıtı olup bu bağlamda daha fazla korunması gereken yapılardandır. Yonca yaprağı planlıdır. Yuvarlak kemerli pencereler ve sağır nişlerden oluşan geniş kasnak merkezi kubbeyi çevrelemektedir. Kilisenin fresklerle süslü olduğu bugün kalan izlerden belli olmaktadır. Mimarî özelliklerden dolayı XI.yüzyıla tarihlenmektedir.

HIDRELLEZ KİLİSESİ

Alanya merkezine 10 kilometre uzakta Hacı Mehmetli Köyü sınırları içinde Hıdır İlyas mevkiindedir. Akdeniz’e gören bir yamaç üzerine 19. yüzyıl başında kurulduğu sanılan kilise, günümüzde de Hıristiyan ve Müslüman ziyaretçiler tarafından ibadet amacıyla kullanılmaktadır. Çatısı kagir, duvarları taş ve küçük bir apsisi olan kilise dikdörtgen planlıdır. Kilisenin içinde ahşap süslemeli bir ara kat vardır. Duvarlardaki freskolar bozulmuştur. Kilisenin 1873 yılında onarım gördüğü kitabesinden anlaşılmaktadır. Alanya Müzesi’nde sergilenen kitabe, Grek abecesi ile Türkçe (Karamanlıca) yazılmıştır. Kilise, Alanya’da yaşayan ve Türkçe konuşan Ortodoksların 1924 yılındaki mübadelede Yunanistan’a gitmeleriyle kapanmıştır. Yanında su kaynağı bulunan Hıdrellez Kilisesi’nin bir adı da Agios Georgios Kilisesi’dir. Kilisenin benzerlerine Antalya Kaleiçi’nde de rastlanmaktadır. Ören yerine giriş ücretsizdir.

İSLAMİ DEVİRDE KOLONOROS

İslâm Devleti'nin bütün Roma şehirlerine karşı yaptığı akınlar sırasında Kolonoros, alınmasının güçlüğü sebebiyle bağımsızlığını muhafaza eder. Bazı tarihçiler Arapların buraya geldiğini öne sürerler, hatta Sitti Zeynep Türbesi'ni bu iddiayı kanıtlayan bir eser olarak nitelendirirler. Bu cümleden olarak, türbenin Hazreti Hüseyin'in torunu Zeynep'e ait olduğunu iddia ederler. Kimi şahıslar ise Hazreti Hüseyin'in torunları arasında Zeynep isminde birinin olmadığını; Osmanlılar devrinde Bektaşiler tarafından tesis edilen bu zaviyenin, uydurma bir şahsiyet ile Hazreti Ali'ye nisbet edildiğini söylerler. Yalnız şu var ki Arapların bu sahillerde Bizanslıları tedirgin etmelerinden yararlanan Selçukluların Kolonoros'u almaları kolaylaşacaktır. Selçuklular Antalya'yı aldıktan sonra, Akdeniz hakimiyetinin ancak Kolonoros'u ele geçirmekle mümkün olacağı düşüncesinde olduklarından, alınması oldukça güç olan bu önemli kaleyi topraklarına katmak için harekete geçerler. Antalya'nın idaresi için görevlendirilen Ertokuş Bey'in, Selçuklu Sultanı Alaüddin Keykubat'a bu durumu aktarması  üzerine Sultan'dan aldığı emirle Alanya'nın alınması için gerekli hazırlıklara başlanır. Ordu yola çıkar ve Kolonoros önlerine kadar gelerek karargâh kurar. Sultan’ın emirleri doğrultusunda saldırı plânı hazırlanarak, kale kuşatılır. Önce kale komutanı Kir-Fart'a, kan dökülmeden teslim olması için haber iletilir. Bu teklife hemen karşı koyan Kir-Fart, iki ay kadar saldırılara karşı koyar. İki aydır yaptığı kuşatma ve taarruzdan bir sonuç alamamanın çaresizliği içerisinde kalan Sultan Alaüddin Keykubat, bir yatsı namazından sonra el açarak Allah'a yalvarır. Hemen o gece Sultan, rüyasında nur yüzlü bir kişi görür ve kendisine: "Bu kaleyi almak ve içine girmek çok zor­dur. Asla savaş yapılmaz. Ama Allah senin yardımcındır, böyle bir kaleyi almak ancak sana nasip olacaktır." dediğini duyar. Sultan bunun üzerine sevinçle uyanır ve hemen devlet ulu­larını toplantıya çağırır. Bütün herkes, bu rüyayı hayra yorarak, zafer müjdesi olarak kabullenirler. Sultan'ın emri üzerine, yüz baş öküz, bin baş koyun ve onbir dirhem parayı harp gönüllülerine ve fakirlere dağıtılır. Bütün ordu son hazırlıklarını yapa­rak, Allah Allah sesleriyle büyük bir saldırıya geçer. Bu büyük saldırı karşısında harp yapacak güçlerinin kalmadığını anlayan kale komutanı Kir-Fart, yakınlarıyla birlikte teslim olmaktan başka çarelerinin kalmadığını görür. Bunun üzerine Antalya Beyi Mübariziddin Ertokuş'a komşuluk münasebetlerinden dolayı aracılık yapıp kendilerine bir zarar verilmezse teslim olacaklarını bildirmelerini ister. Ertokuş Bey'in durumu Sultan'a anlat­masından sonra büyük bir mem­nuniyetle gerekli teminat verilir. Bu duruma en az Sultan kadar sevinen Kir-Fart, bizzat kendi eliyle kale kapılarını sonuna kadar açarak Sultan'ı karşılar. Sultan da kendisine Konya yöresinde bir kasaba vererek, ömrünün sonuna kadar orada yaşamasını sağlar. Kızı Hand'ı (Mahperi Sultan) da eş olarak alır. Bir rivayete göre de Sultan, dört ay gibi uzun bir kuşatmadan sonra kaleyi bu askerlerle alamayacağını anlayınca, adamlarına yöredeki bütün keçileri toplayıp getirmelerini emreder. Bir gece, toplanan keçilerin boynuzlarına bağlattığı çıraları ateşlettirerek, asker­lerinin Allah Allah sesleriyle kale kapılarına hücum etmesini ister. Muhafızların bu büyük kalabalık karşısındaki telaşlarına bakan Kir-Fart da durumun vehametini anlayarak kale kapılarının açılmasını emreder. Zafer sonrasında Sultan Alaüddin Keykubat da Kolonoros adını, kendi adına izafeten Alâiye olarak değiştirir. Ordu büyük bir coşkuyla .Antalya'ya doğru yol alırken, bugün şehir merkezine 35 km. uzaklıkta bulunan Alara Kalesi önlerine gelen Sultan, bu kalenin de derhal Selçuklu sınırlarına dahil edilmesini emreder. Kir-Fart'm kardeşi olan kale komutanına ağa­beyinin akibeti bir elçi tarafından anlatılır. Bu haber üzerine hemen oracıkta yığılıp kalan kale komutanı ölür. Geri kalanlar da ister istemez teslim olurlar. Hatta onbir yıl sonra Sultan'ın emri üzerine bu kalenin hemen eteklerine büyük bir ker­vansaray yaptırılır.(Alarahan). Alaüddin Keykubat tarafından Alanya'nın alınması, Selçuklular'ın en parlak devirlerinin başlangıcı olmuş­tur. Alanya ve çevresinin en güzel bir şekilde usta ellerle işlenişinin izleri, aradan geçen yüzyılların bile eskite­mediği ve dünyanın eşsiz harikaları diyebileceğimiz bu büyük eserler, hâlâ ayakta dimdik durmaktadır. Uzun yıllar Selçuklular'a sancaklık yapmış olan Alâiye, XIII. yüzyıl orta­larında Selçuklular'ın zayıflamasından sonra, yine aynı sülaleden Karamanoğulları'nın eline geçer Bugün Oba ve Gülevşen yöresinde, hem Selçukluların, hem de Karaman­oğulları'nın görülmeğe değer bir çok eseri, hâlâ eski azameti ile ayakta durmaktadır.

ALAİYE (ALANYA)’NIN OSMANLILAR TARAFINDAN ALINMASI

Alâiye'nin Osmanlılar tarafından alınması Fatih Sultan Mehmet zamanında gerçekleşmiştir. Fatih zamanında bu güzel belde, Selçuklu sülalesinden gelen Karamanoğlu Lütfü Bey oğlu Kılıç Aslan Bey'in elindedir. Fatih'in emirleri üzerine Rum Mehmet adında bir kumandan fetihle görevlendirilir. Rum Mehmet ile Kılıç Aslan, enişte-kayın durumunda oldukları için bir sonuca varılamaz. Bunun üzerine, yeniçeri askerliğinden üç tuğlu paşalığa kadar yükselen Gedik Ahmet Paşa'ya bu görev ve­rilir.Gedik Ahmet Paşa 1471 yılında, fazla zorlanmadan, Kılıç Aslan Bey'i ikna yoluyla Alanya'yı Osmanlı topraklarına dahil eder. Daha sonra Kılıç Aslan Bey'in, kendisine tahsis edilen Gümülcine'den, bir av bahane­siyle Mısır'a kaçan çocukları da kısa zaman sonra ölürler. Osmanlı İmparatorluğunun en zayıf dönemlerinde bile hiç bir düşmanın ayak basamadığı bu güzel beldemiz, yetiştirdiği ünlü kişilerle de imparatorluğa unutulma­yacak büyük hizmetler yapmıştır. I. Murat zamanında kurulan Yeniçeri Ocağı, 1596 Haçova Savaşı'na kadar en iyi şekilde devleti korumuş, zaferden zafere koşup, sınırlarımızı en geniş durumuna getirmişlerdir. Haçova Savaşı'ndan itibaren bozul­maya başlayan Yeniçeri Ocağı, III. Selim zamanına kadar gittikçe büyüyen bir problem yumağı halini almıştır.Yine Sultan III. Selim devrinde yeniçerilerin kaldırılması fikri benimsenerek, hazırlık yapılmaya başlandı.Yeni kurulması düşünülen Nizam-ı Cedid ordusunun öncülüğünü yapan, Alanya adına tarih sayfalarına altın sayfalar yazdıran vali, Alaiye'li Şeyhülislâm Minkarizade torunlarından Kadı Mehmet Efendi'nin oğlu Abdurrahman Paşa Kayseri'de kadı iken, Konya Bozkır'da devlet memuru bulunan amcası Ali Efendi aleyhine ayaklanan kaza halkı, Ali Efendi'yi öldürür, bütün mallarını yağma edip cariyelerini de tutsak ederler. Bu acı haberi duyan Abdurrahman Paşa görevinden istifa eder ve amcasının intikamını almak için Babıâli'den izin alarak Seydişehir'e gelir. Padişahın da fermanı ile Bozkır üzerine yürü­yerek Amcasının katillerini ortadan kaldırır,devlete karşı vuku bulan isyan da böylece bastırmış olur.Bunun üzerin padişah tarafından huzura alınır ve tebrik edilir. Abdurrahman Paşa'nın bu başarısı, aynı zamanda yeni kurulmuş olan Nizam-ı Cedid ordusunun da başarısıydı. Abdurrahman Paşa, III. Selim'in yeniçeriler tarafından öldürülmesi ve Alemdar Mustafa Paşa'nın yeni padişaha yardım hareketi üzerine, acele olarak İstanbul'a yardıma koşar. Yeniçerilere karşı korkusuzca çarpışır, daha sonra da Alaiye'ye geri döner. Fakat Nizam-ı Cedid ordusunun kurucularından olduğu için, yeniçeriler tarafından kuşatılır, altı aylık bir direnişin sonrasında, başı kesilerek İstanbul sokaklarında dolaştırılır. Daha sonra Yeniçeri Ocağı'nın II.Mahmut tarafından kaldırılmasıyla, Alaiye'nin yetiştirdiği bu ileri görüşlü, gözü pek, yiğit Türk evlâdının ruhu şadolmuştur. Osmanlı döneminde de sayısız eserlerle süslenen Alaiye'miz, Ulu Önder Atatürk'e çek­ilen bir telgrafa yanlışlıkla Alaiye yerine Alanya yazılmasından hareketle Atatürk, "madem ki böyle olmuş, bundan sonra bu şirin beldenin adı Alanya olsun" demiştir.

TARİHTE ALANYA

Tarih içerisinde " Coracesium - Calonoros - Alaiye - Alanya " isimlerini alarak günümüze gelen tarihsel zenginlik ve doğal güzelliklerle bezeli tam bir turizm cenneti olan Alanya'nın ilk iskânı ile ilgili kesin bir bilgi bulunmamaktadır. İlçe merkezinin kuzeydoğu istikametine düşen Bademağacı Köyü ile Oba Köyü arasında bir sınır teşkil eden Kadı İni Mağarasında 1957 yılında bulunan insan iskelet ve fosilleri bunları kanıtlamaktadır. Bu kadar zengin bir tarihe sahip olan Alanya bazen Pamphylia bazen de Klikia topraklarından sayılmıştır. Tarihçi Heredotos bölgede yaşayan çeşitli kavimlerin Truva Savaşı sonrasında (M.Ö. 1820) buraya gelip yerleşenlere ev sahipliği yaptıklarını yazmaktadır. Hititlerin bölgeye gelerek M.Ö. XIV. yüzyılın ilk yarısında altı bin kadar insanı öldürüp Klikia ve Pamphylia'yı kendilerine bağladıkları bilinmektedir. Pamphylia "Çok ırklı, çok cinsli" anlamına gelen bir sözcüktür. Bu toprakların verimliliği yöreden geçenlerin dikkatini çekerek çoğunu bu bölgede alıkoymuştur. M.Ö.224–188 yılları arasında Roma İmparatoru Büyük Antiochus III tarafından bütün Klikia'nın istila edilmesine rağmen Coracesium M.Ö.197 yılında saldırılara karşı koymuştur. Kuşatılması ve alınmasının zorluğu nedeni ile istiklalini muhafaza eder. Coracesium, Diodotos Tryphon adlı bir korsan reisinin elinde çevresinde korku saçan, hatta Suriye Krallığına kafa tutan bir yer haline gelir. Bu korsan reisi kendisini daha da kuvvetlendirmek için bugün Arap Evliyasının bulunduğu yerden Ehmedek'e (Ahmedek) kadar olan kısma harçsız iri taşlarla kalın bir duvar çekmiştir. Şimdiki Kızlar Yarığı veya Korsanlar Mağarası denilen bu mağarayı soygun deposu olarak kullanmışlardır. O devirlerde güçlü bir devlet olan Roma İmparatorluğunun kıyı şeridine kadar sızmışlar, fidye alıp haraca bağlayacak kadar ileri gitmişlerdir. Bu nedenle kimsenin denize açılamaması Roma şehirlerini yiyecek açısından büyük sıkıntıya düşürmüştür. Halkın bu sıkıntıdan biran önce kurtarılması düşüncesi ile MÖ.193 yılında Antiochus III tarafından açılan bir savaş sırasında bu korsan reisi yok edilir. Zamanla tekrar güçlenen korsanlar Akdeniz'de tekrar korku saçmaya başlayınca kesin bir sonuç almak isteyen Roma İmparatorluğu geniş yetkiler ile Antonius'u görevlendirir (MÖ 103). Antonius döneminde Roma İmparatorluğunun sınırlarının genişlemesine rağmen eski güçlerine ulaşmaya çalışan korsanlar da Akdeniz kıyı şeridindeki birçok şehir ve kasabayı yağma ederler, hatta kendilerini imha etmekle görevlendirilen Antonius'un kızını da kaçırırlar. Soygunların sona erdirilmesi gerektiğine inanan Roma İmparatorluğu bu kez ordunun güçlü komutanlarından Pompeus'u görevlendirir. Kara ve denizden yaptığı acımasız saldırılarla (MÖ 67) yılında Pompeus yıllarca Akdeniz'de korku saçan korsanları bir daha güçlenemeyecekleri bir şekilde ortadan kaldırır. Bu yörelere tam anlamıyla sahip olan Roma İmparatorluğu, Cesar'ın ölümünden sonra Klikia yöresini Antonius'un yönetimine bırakır. Rakibi olan Octavius, Antonius'a savaş ilan eder. Yunanistan'da bulunan Antonius ve Cleopatra’nın ordularını burada yenerek bölgeyi ele geçirir. Antonius ve Cleopatra dönemlerinde gemi yapımında kullanılan ağaçlar bu bölgeden temin edilmiştir. Alanya’da İmparator Traianus döneminde para basılmıştır. Orta çağda Coracesium'un kalıntılarından yararlanılarak burada Calanoros Kalesi yapılmıştır. Romalılardan sonra Bizanslıların eline geçen Alanya o dönemde Calanoros adını alır. Pamphylia ve Klikia bölgeleriyle beraber bölgeye Hıristiyanlığın gelmesinden sonra kilise Kalenin içindeki yerini almıştır. Stratejik önemi kalmayan bu bölgenin dini önemi artınca Piskoposluk merkezi ilan edilir. İslam Devletlerinin Roma şehirlerine karşı yaptığı akınlar sırasında Calanoros kalesinin alınmasının zorluğu sebebiyle bağımsızlığını muhafaza eder. Selçuklular; Klikia'yı (Antalya) aldıktan sonra; Akdeniz hâkimiyetinin ancak Calanoros'un da ele geçirilmesiyle mümkün olacağını düşünerek, alınması oldukça zor olan bu kaleyi de topraklarına katmak için harekete geçerler. Antalya'nın idaresi için görevlendirilen Ertokuş Bey saldırı planı hazırlayarak kaleyi kuşatır. Kalenin iki ay kadar saldırılara karşı koymasından sonra, harp yapacak güçleri kalmadığını anlayan kale komutanı Kir-Fart yakınlarıyla birlikte teslim olur. 1221 yılında kendi eliyle kale kapılarını sonuna kadar açarak Sultan'ı karşılar. Sultan Alaaddin Keykubat'ın şehri ele geçirmesinden sonra kente Alaiye adı verilir. Ordu Antalya'ya doğru yol alırken Alara Kalesi önlerine gelen Sultan bu kalenin de Selçuklu topraklarına katılmasını emreder. Alaaddin Keykubat'ın başlattığı yapılaşma kenti öylesine güzel bir hale getirir ki Alaiye, Selçuklu Sultanları tarafından kışlık Başkent olarak kullanılmaya başlanır. Tersane ve tersanenin bekçisi Kızılkule bu dönemde inşa ettirilir. Selçuklulara uzun yıllar Sancaklık yapmış olan Alaiye XIII. yy. ortalarında Selçukluların zayıflamasından sonra aynı sülaleden gelen Karamanoğullarının eline geçer. Daha sonra 1293–1471 yılları arasında Memluklulara bağlı Alaiye Beyleri tarafından yönetilir. Alaiye'nin Osmanlılar tarafından alınması Fatih Sultan Mehmet devrinde gerçekleşmiştir. Fatih zamanında Alaiye Karamanoğlu Lütfü Bey oğlu Kılıç Arslan Bey'in elindedir. Fatih'in emri üzerine Rum Mehmet adında bir kumandan Fetih ile görevlendirilir. Fakat bu komutan başarılı olamaz. Bu kez görev Gedik Ahmet Paşa'ya verilir. Gedik Ahmet Paşa 1471 yılında fazla zorlanmadan Kılıç Arslan Bey'i ikna yolu ile Alaiye'yi Osmanlı topraklarına dâhil eder. Bu dönemden sonra Alaiye kalesi içinde ve çevresinde Osmanlıların imar çalışmaları başlar. 1571 yılında Tarsus ile birlikte Kıbrıs eyaletine bağlanan Alanya, 1864 yılında Konya eyaletinin bir sancağı olmuştur. 1868 yılında Antalya’ya bağlanmış daha sonra da 1871 yılında da bu ilin bir ilçesi olmuştur. 1221 yılından bugüne gelişen ve hep bir Türk Kenti olarak kalan Alaiye, Türk Kültürünün izleriyle zenginleşmiştir. Şehrin Alaiye olan ismi en az 200 yıldan bu yana halk arasında Alanya olarak telaffuz edildiği ve o devirlere ilişkin bir çok mezar taşı ve kitabede Alanya isminin geçtiği bilinmekle birlikte Alanya isminin resmi olarak kabul edilişi ulu önder Atatürk'ün 1933 yılında Gülcemal Gemisiyle çıktığı Akdeniz gezisi sırasında Alaiye’den çekilen bir telgrafta Alanya olarak yazılması ile başlamış ve tarihte Coracesion'dan Alanya'ya uzanan bir sayfa tamamlanmıştır.

Yorumlar

Yorum Yaz

Değerlendirme yapınız 1-5 arası!

Bizden haberdar olmak ister misiniz?


Copyright © 2009, Profesyonel Firma Rehberi-Firma tanıtımı-Ürün Tanıtımı